Felaketin Anatomisi: Depremler Neden Afetlere Dönüşür?
- 1 Mar
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 24 Mar
İnsanoğlunun en büyük savaşı ne bir başka insanla verilmiştir, ne bir otoriteyle ne de bir tanrıyla.
İnsanlığın en uzun savaşı doğayla olmuştur.
Bazen sizi avlayan bir kaplan, bazen nereden çıktığı anlaşılmayan bir salgın, bazen de bir anda hayatınızı altüst eden bir deprem.
Doğa, insan için her zaman güçlü bir rakipti.
Ama bu hikâyenin ilginç bir tarafı var: İnsanlık geliştikçe doğa ve tehditleri küçülür.
İlkel toplumlarda doğa mutlak bir güçtür.Teknoloji geliştikçe doğa daha yönetilebilir hale gelir.
İnsanlık aslında binlerce yıldır aynı şeyi yapıyor:
Doğayı daha tahmin edilebilir hale getirmek.

Medeniyetin Gerçek Anlamı
Uygarlık çoğu zaman sanat, kültür veya şehirlerle tanımlanır.
Ama medeniyetin daha temel bir tanımı vardır.
Medeniyet, tahmin edilemezin yerine tahmin edilebilirlik getirme girişimidir.
Doğa kaotiktir.Medeniyet ise düzendir.
Tarım, şehirler, mühendislik, tıp…
Hepsi doğanın belirsizliğini azaltmaya yönelik araçlardır.
Ama doğanın bir özelliği hiç değişmez:
Tehlikeler çoğu zaman sessizce bekler.
Bir yılan sizi boğmadan önce saklanır.
Bir virüs yıllarca fark edilmeden dolaşabilir.
Bir fay hattı ise onlarca yıl boyunca hiçbir şey olmuyormuş gibi görünebilir.
Sonra bir gün hareket eder.
Afetleri Durduramayız. Ama Felaketi Durdurabiliriz.
Bugün hâlâ afetleri engelleyecek bir teknolojiye sahip değiliz.
Bir depremin tam olarak ne zaman olacağını da bilmiyoruz.
Ama bu bizi tamamen çaresiz yapmaz.
Çünkü deprem ile felaket aynı şey değildir.
Deprem doğanın eseridir.
Felaket ise çoğu zaman insan hatasının sonucudur.
Sağlam binalar, doğru şehir planlaması ve mühendislik standartları uygulandığında deprem yalnızca güçlü bir doğa olayıdır.
Ama bunlar ihmal edildiğinde…
Deprem bir toplumsal yıkıma dönüşür.
İşte bu noktada mesele doğa değil, insan davranışıdır.
İnsanlığın Eski Kusuru
İnsanların garip bir alışkanlığı vardır.
Kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli riskleri görmezden gelmek.
Bugün elde edilen küçük bir avantaj, gelecekteki büyük bir riske tercih edilir.
Çünkü insan psikolojisi uzak gelecekteki tehditleri küçümser.
Özellikle de o tehditlerin zamanı belirsizse.
Bir mühendislik hatası bugün yapılır.
Ama bedeli belki yıllar sonra ortaya çıkar.
O noktada ise sorumlular çoktan ortadan kaybolmuş olabilir.
Kurumsal hafıza değişmiş olabilir.
Sorumluluk dağılmış olabilir.
Ve eğer kimse sorumlu tutulmuyorsa…
Kimsenin doğru davranmayı öğrenmesi gerekmez.
Sorun Ahlak Değil, Teşviklerdir
Ekonomide bu duruma teşvik problemi denir.
İnsanlar çoğu zaman doğru olanı değil, teşvik edilen davranışı sergiler.
Bu yüzden kurumlar iyi niyete göre değil, teşviklere göre tasarlanır.
Yapı denetimi bunun en iyi örneklerinden biridir.
Teoride yapı denetimi toplumun güvenliği için vardır.
Ama pratikte önemli olan şu sorudur:
Denetçinin maaşını kim ödüyor?
Eğer denetçinin ücretini müteahhit ödüyorsa, denetçinin gerçek müşterisi kimdir?
Binada yaşayacak insanlar mı?
Yoksa projeyi mümkün olan en düşük maliyetle tamamlamak isteyen müteahhit mi?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman açıktır.
Gönüllü Körlük
Bir denetçinin gelirini denetlemesi gereken taraftan alması sistemde ciddi bir teşvik bozukluğu yaratır.
Bu durumda denetçinin karşı karşıya olduğu en büyük risk teknik bir hata değildir.
Müşteri kaybetmektir.
Bir projeyi reddetmek gelecekte iş alamamak anlamına gelebilir.
Dolayısıyla sistem denetçiyi şu ikilemle baş başa bırakır:
Doğru olanı yapmak mı?
Yoksa ekonomik olarak hayatta kalmak mı?
Hataların faturası yıllar sonra gün yüzüne çıkacak ise istatistiksel olarak beklenen, insanoğlunun kısa vadeli çıkara yönelmesidir.
Nitekim hatalar ile sonuçları arasındaki süre arttıkça, aradaki bağlantıyı kurmak da mümkünatını yitirir.
Bu noktada sorun bireylerin ahlakı değildir.
Sorun sistemin tasarımıdır.
Hiçbir sistemi insanların kahraman olmasına güvenerek kuramazsınız.
Sistemler ortalama insan davranışına göre tasarlanmalıdır.
Risk Kimde?
Bir binanın güvenliği yalnızca mühendislik meselesi değildir.
Aynı zamanda ekonomik bir sorudur.
Üç kritik soru vardır:
Risk kimde?
Kazanç kimde?
Sorumluluk kimde?
Eğer bu üçü aynı yerde değilse sistemde bir sorun vardır.
Bir müteahhit maliyeti düşürerek kazanç elde ediyorsa…
Ama riskin bedelini yıllar sonra bina sakinleri ödüyorsa…
Ortada ciddi bir teşvik problemi vardır.
Bir denetçi hatalı projeyi onayladığında hiçbir sorumluluk taşımıyorsa…
Bu da bir teşvik problemidir.
Bir belediye kısa vadeli imar gelirlerini şehir güvenliğinin önüne koyuyorsa…
Bu da aynı problemdir.
Deprem Geldiğinde Doğa Değil Sistem Çöker
Bu tür sistemlerde herkes kısa vadeli çıkarını maksimize eder.
Ama uzun vadeli toplumsal risk büyür.
Sonunda ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değildir.
Deprem geldiğinde doğa değil, sağlam olduğunu düşündüğünüz, ama aslında göz ardı edilenlerin oluşturduğu tüm sistemler çöker.
Felaketin ardından tartışmalar genellikle aynı yere gider:
Daha fazla kural.
Daha sıkı yönetmelik.
Daha fazla denetim.
Ama çoğu zaman sorun kural eksikliği değildir.
Sorun teşviklerin yanlış tasarlanmış olmasıdır.
Eğer kuralların uygulanmaması hiçbir maliyet doğurmuyorsa…
Yeni kurallar da aynı kaderi paylaşır.
Kör Kralın Hikâyesi
Tarihte birçok yönetim biçimi aynı hatayı yaptı.
Gerçeği görmek istemedi.
Sistemdeki hataları herkes bilir.
Ama kimse görmek istemez.
Çünkü görmek sorumluluk getirir.
Böylece herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir düzen oluşur.
Gönüllü körlük.
Sistem işler gibi görünür.
Ta ki doğa perdeyi indirene kadar.


